Sizi bilmem ama benim lügatıma yeni giren bir sendrom var. Bugüne kadar bir karakter özelliği sandığımız bazı halleri yeniden adlandırmanın zamanı geldi. Imposter Sendromu da bunlardan biri. Son yıllarda özellikle iş hayatında, görünürlük arttıkça ve başarı daha ölçülür hale geldikçe, bu sendrom kendisini daha sık gösterir oldu. Gelin, biraz daha yakından bakalım.

bde4de1a8591acea75106fcf09d72fa0
Imposter Sendromu | Fotoğraf: Pinterest

Bugüne kadar onu bir “sorun” olarak değil, daha çok kişiliğimizin doğal bir parçası olarak tanıyorduk. Alçakgönüllülük sanıyorduk. Yüksek hedeflere sahip olmanın kaçınılmaz bir yan etkisi zannediyorduk. Kendini çok ciddiye almamak, hep daha iyisini aramak, biraz da kendimizden şüphe etmek… Bunların hepsi tanıdık geliyordu. Hatta dürüst olmak gerekirse, yer yer erdemli bile. Meğer bu halin bir adı varmış ve bu bir sendrommuş. Kişinin elde ettiği başarılara rağmen kendini o başarının gerçek sahibi gibi hissedememesiyle tanımlanıyor. Psikoloji literatüründe ilk kez 1978 yılında klinik psikologlar Pauline Clance ve Suzanne Imes tarafından tanımlanan bu durum, özellikle yüksek başarı gösteren bireylerde görülüyor. Kişi, dışarıdan bakıldığında tüm kriterleri karşılıyor olsa bile, içten içe “bir gün gerçeğin ortaya çıkacağı” endişesiyle yaşıyor. İşler ilerliyordur, sorumluluklar artıyordur, takdir geliyordur. Ancak içeride sessiz bir ses vardır: “Aslında sandıkları kadar iyi değilim.” Bu ses bağırmaz sadece ara ara kendini hatırlatır. Kişi, başarıyı içselleştiremediği her an, bir sonraki adımı biraz daha temkinli atar.

b12e0d78022fdfde540df5ef39ba92ed
Imposter Sendromu | Fotoğraf: Pinterest

Imposter Sendromu çoğu zaman çok “çalışkan” bir maskeyle dolaşır. Bu tür kişiler kendilerine gerçekçi olmayan büyük hedefler koyar ve hatalara karşı oldukça hassastır. Başarı onlar için nadiren tatmin edicidir. Bir işi tamamladıktan sonra emeklerini görmek yerine hatalarına odaklanır, aldıkları övgüyü hızla geçiştirirler. Hep bir eksiği olduğunu düşünmek, başarıyı içselleştirmenin önüne geçer. Bir yandan “daha iyisini yapmalıyım” derken, diğer yandan yaptıklarının değerini fark edemezler. Bu duygunun tek bir kaynağı yok. Yapılan araştırmalar, çocuklukta hata yapmaya alan tanınmayan ortamlarda büyümenin, sevgi ve takdirin performansa bağlandığı deneyimlerin ve “hep daha fazlasını yapmalıyım” inancının bu sendromu besleyebildiğini gösteriyor. Yeni bir rol, yeni bir görünürlük ya da daha büyük bir sorumluluk geldiğinde zihin eski reflekslerine hızla geri dönebiliyor. Başarı, kimliğin bir parçası haline gelemeden ‘geçici’ sayılıyor.

Bu durum kısa vadede üretkenliği artırabilir ancak bedeli ağırdır. Daha çok çalışırız, daha az dururuz. Kendimizi yeterince iyi hissetmediğimiz için bazı fırsatları erteleyebilir ya da emeğimizi bilinçsizce küçümseyebiliriz. Sonuçta, dışarıdan bakıldığında “başarılı” görünürken içeride hep eksik ve hazırlıksız hissedebiliriz. Bu his yalnızca zihinde değil, bedende de taşınır. Sürekli tetikte olma hali, kaslarda, nefeste ve sinir sisteminde yük yaratır. Bugün yaşanan güvensizliğin, çoğu zaman geçmişten tanıdık bir duygunun yankısı olabileceğini fark etmek, kişinin kendisiyle daha dürüst ve şefkatli bir ilişki kurmanın kapısını aralar.

Bu yazıyı yazarken aklıma uzun yürüyüşlerde öğrenilen basit ama öğretici bir deneyim geldi. Yanımıza aldığımız her fazla eşya, yol uzadıkça yük haline gelir. Başta fark edilmeyen ağırlıklar, saatler sonra adımı yavaşlatır, nefesi daraltır. Bazı şeyleri geride bıraktığımızda yürüyüş hafifler. Bu bir vazgeçiş değil, yolun gerektirdiği bir ayarlamadır. Hayata buradan bakınca şu soru ortaya çıkıyor: Sürekli taşıdığımız sorumlulukların, kendimizi kanıtlama ihtiyacının ve her şeye yetişme halinin ne kadarı gerçekten bize ait? Daha iyi bir yaşam belki de daha fazlasını yapmakla değil; sevgi dolu iletişim kurabildiğimiz, çevremizle yeterince vakit geçirebildiğimiz ve gereksiz yükleri taşımadığımız bir dengeyle mümkün.

Imposter Sendromu çoğu zaman yetersizlikten değil, fazlasıyla ve çoğu zaman beklentisiz şekilde sorumluluk almaktan doğar. Ancak uzun süre taşındığında insanı yorar ve kendine yabancılaştırır. Belki de kendimize söylememiz gereken en şefkatli cümle şudur: “Buradayım, çünkü bunu hak edecek kadar emek verdim.” Mesele, bir sabah uyanıp “artık yeterliyim” demek değildir. Her şüphe geldiğinde bu cümleyi içselleştirene kadar kendimize tekrar edebilmektir: “Buradayım. Çünkü bunun için emek verdim ve burada olmayı hak ediyorum.” Bu yazıyı okurken sizde de tanıdık bir his uyandı mı?

Kapak Fotoğrafı: Pinterest

İlginizi çekebilir: Başak Aydın’dan Alter Ego Etkisi