

Westeros’un Kalbine Yolculuk: A Knight of the Seven Kingdoms
Game of Thrones evreni denince zihnimizde beliren o panoramik görüntü bellidir: Uçsuz bucaksız ordular, gökyüzünü inleten ejderha çığlıkları ve Demir Taht için kendini paralayan karakterler… Ancak George R.R. Martin’in bu devasa külliyatı içinde öyle bir köşe var ki, gücünü bambaşka bir noktadan alıyor. A Knight of the Seven Kingdoms, bizi orijinal seriden yaklaşık 90 yıl öncesine, Targaryen hanedanının zirvede olduğu ama içten içe çatırdamaya başladığı bir döneme davet ediyor.

Dizinin merkezinde, devasa cüssesine rağmen cebinde üç kuruşu olmayan gezgin bir şövalye, Dunk; ve kafasını kazıtmış, kimliğini gizleyen küçük bir çocuk, Egg yer alıyor. Alıştığımız “yenilmez kahraman” prototipinden fersah fersah uzak olan Dunk, fiziksel gücünün aksine dünyanın acımasızlığı karşısında oldukça kırılgan bir figür. Onun bu “halk adamı” kimliği, izleyiciyle arasında alışılmadık bir empati köprüsü kuruyor. Dunk’ın saflığı ve dürüstlüğü, Westeros’un boğuk ve aynı zamanda uçsuz bucaksız atmosferinde bir fener gibi parlıyor. Peki onur kavramı bu evrende, hayatta kalmayı zorlaştıran bir yük müdür, yoksa insanı tanımlayan tek gerçek güç mü? Dizinin cevabını aradığı sorulardan biri de bu.
Bu anlatıyı farklı kılan en çarpıcı unsur, görsel anlamda şatafatlardan uzak durması. Ejderhalar yok; ancak Targaryenlerin o meşhur “delilik” fırtınası tüm hızıyla esmeye devam ediyor. Bir babanın, çocuklarının (özellikle Aerion ve Egg) zıt kutuplara savrulmasını izlemesi ve hanedan yükünü omuzlarında taşıması, hikayeye trajik bir derinlik katıyor. Egg ise bu ‘soy bilinci’ kavramlarının tam ortasında, belki de ailesinin gelecekteki tek umudu olarak ama çocukluğunu feda ederek büyüyor. Bir Targaryen olmanın lütuf mu yoksa kaçılamayacak bir lanet mi olduğu sorusu, küçük bir çocuğun meraklı gözlerinde şekilleniyor. Ayrıca ufaklığın performansı muazzam…

Dizi bizi alıştığımız Game of Thrones dizilerindeki mekanlardan çıkarıp sokağa, halkın arasına indiriyor. Westeros’un büyük savaşlarla ve kaoslarla tanımlamıyor. Kukla oynatıcılarının, seyislerin ve demircilerin dünyasında; sınıflar arasında incelikli şekilde gidip geliyor. Kudretli lordlarla, sadece karnını doyurmaya çalışan “garibanların” yolları öyle bir şekilde kesişiyor ki; statülerin anlamsızlaştığı, insanlığın tartıya çıktığı anlara şahitlik ediyoruz.
Teknik açıdan bakıldığında, dizinin prodüksiyon tasarımı “GoT” görkeminden ziyade, daha pastoral ve dokunulabilir bir gerçeklik sunuyor. Kostümlerde de ve diğer tüm detaylarda bunu görebiliyoruz. Evrenin o bildiğimiz yüksek fantezi tonunu biraz daha “low fantasy” estetiğine yaklaştırıyor. Bu tercih, Dunk ve Egg’in kurduğu o sıra dışı dostluğun samimiyetinin yanına cila oluyor. Arka planda çalan müziklerin bile daha az orkestral, daha çok ozan tınılı olması; hikayenin heybetine paralel şık bir detay bence.

Eleştirmenlerin ilk yorumları da bu yönde birleşiyor: Bu dizi, Westeros’un tam kalbini, yani insanını anlatıyor. Evrenin diğer büyük hikayeleri belki savaşlar aracılığıyla tarihi yazıyor olabilir ama dünyayı asıl değiştiren şey, sıradan bir vatandaşın verdiği küçük ama doğru kararların kelebek etkisi yaratmasıdır. Dunk ve Egg’in serüveni, kahramanlık kavramına klişelerden arınmış bir perspektifle bakmamızı sağlıyor. İyilik yapmak için gerçekten yaldızlı bir unvana ihtiyacınız var mı, yoksa sadece doğru an geldiğinde dik durmak yeterli mi?
Eğer siz de taht kavgalarının gürültüsünden biraz uzaklaşıp, Westeros’un bilmediğiniz dehlizlerine dalmak istiyorsanız, Dunk ve Egg’in bu yol hikayesi aradığınız taze soluk olabilir.
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: A Knight of the Seven Kingdoms
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Marty Supreme

Eralp Alper 














































Aile Tadında 






İlk yorumu siz yazın!